Admin
by on July 20, 2018
147 views

“AKÇADAĞ”  ADI  VE  TARİHİ

            Akçadağ'ın  Osmanlı  dönemindeki  adı  "Arga"dır.  Arga  kelimesi  Bilge  Umar’ın  “Türkiye’deki  tarihsel  Adlar”  kitabındaki  bilgilere  göre  “Arga”  Luvi  kökenli  bir  kelime  olup,  “Yukarı,  yüksek,  sınır,  ışıldayan,  parıldayan,  ışıltı,  parıltı,  ak,  gümüş (parlak)  anlamlarına  gelmektedir.  (Luviler  Hititleri  oluşturan  ana  topluluklardan  birisidir.)  Akçadağ  merkezi ve  çevredeki  köylerde  çok  sayıda  araştırılmamış, (Akçadağ,  İkinciler,  Ören, ...  höyükleri. Özellikle  Akçadağ  ilçe  merkezinde  bulunan  ve  60  yıl  öncesine  kadar  tüm  evlerin  üzerinde  bulunduğu  çevresi  iki  km.  uzunluğundaki  dairesel höyük,  Malatya  Arslantepe  höyüğünün  bir  eşi  olabilir.)  ancak  en  üst  katlarında  Roma-Bizans  dönemi  kalıntılarına  rastlanan  höyüklerin  varlığı,  erken  Roma-Bizans  dönemi  birçok  mezar  odasının  yine  merkezde  ve  birçok  köylerde  bulunması,  Ferik (Frig ? )  kalesi  gibi  kalıntılar  yörenin  ilkçağlardan  beri  iskan  edildiğini  göstermekte;  "Arga" kelimesinin  ait  olduğu  dil  ile  birlikte  düşünülünce  Akçadağ'ın  Hititler  döneminde  kurulduğu  sonucuna  ulaşabiliriz.Hititlerin  (M.Ö.  1750-M.Ö. 1100)  tarihleri  arasında  yaşadığı  göz  önünde  bulundurulursa  Arga’nın  ortalama  bir  tarih  olarak  M.Ö.  1500’lerde  kurulmuş  olduğu  tahmin  edilebilir. 

            Tarihi  kayıtlarda  Arga,  Arka ( Arca,  Arqa, Arha )  adıyla  ilkçağ  kentlerinden  biri  olarak  geçen  bu  yerleşim  yeri,  aynı  zamanda  Akçadağ  ilçesinin  bölge  olarak  da kadim(eski)  adıdır. 

            Arga  coğrafi  konum  olarak  Malatya’dan  batıya  ve  güneye  giden  yolların  kesiştiği  bir  noktadadır. Malatya  ovasının  bir  ucunda  kurulmuş  ve  sırtını  korunmaya  elverişli  Güneydoğu  Torosların  uzantılarından  olan  Akçadağ  ve  Karadağ’a  yaslamıştır.  Merkezi  konumdaki  Malatya  ise  Fırat’ın  geçit  verdiği  hakim  bir  yerde  kurulmuştu.  Malatya’nın  karşısından  Fırat’ı  geçen  eski  yol  Tohma  vadisini  izleyerek  bir  koldan  Sivas  yönüne  giderken,  diğer  taraftan  Şahnahan  bölgesinden  Beyler  Deresini  geçen  yol  Akçadağ’a  ulaşmakta  ve  oradan  bir  koldan  Karahan  Gediğini  aşıp  Kayseri  yönüne  giderken ana  yol  olarak  Doğanşehir-Sürgü  istikametinde  Adıyaman  yönüne  gitmekteydi.

Akçadağ,  önünde  geniş  bir  ovanın  uzandığı,  sulak  ve  tarıma  elverişli  konumu  ile  tarih  boyunca  kendisine  yetebilen  bir  ekonomiye  sahip  olmuştur.  Ayrıca  tarım  yanında hayvancılıkla da uğraşan  halk  için  geniş  meralar  ve  yaylaklar  bulunmaktadır.  Bu  geniş  ovanın  bir  ucunda  Malatya  diğer  ucunda  ise  Akçadağ  bulunmaktadır.  Bu  ovayı  paylaşan  iki  yerleşim  yeri;  Akçadağ  ve  Malatya  tarihte  çoğunlukla  aynı  kaderi  paylaşmış,  hemen  her  zaman  Akçadağ,  Malatya  ile  birlikte  istila  edilmiş,  Malatya  ile  birlikte  devletler  arasında  el  değiştirmiştir.

Akçadağ’ın eski Anadolu’da  kuzey-güney  ve  doğu-batı  Suriye ve Mısır yol güzergahı üzerinde  bulunması  sebebiyle  her  dönemde  önemini  korumuş  olması  gerekir. Tarihi devirler içerisinde Med ve Pers hakimiyetine giren   yöre ticaret yolu üzerinde  bulunduğundan önemini hiç yitirmemiştir. Ayrıca Hellen ve Romalılar döneminde Akçadağ ovası bir  geçiş noktasıdır. Daha sonraları Osmanlı döneminde bu yol  kuzey  Anadolu’daki  insanlar  ile  İran-Azerbaycan hac yolu olarak kullanılmıştır.  Bu  İran-Azerbaycan'lı  hacılar  Hicaz'a  gitmek  için  değil  aynı  zamanda  Hacı  Bektaş'a  gitmek  için  de  bu  yolu  kullanıyorlardı.

Arga  940’larda  Konstantinos  Porphyrogrennetos’un  eserinde  Malatya  yakınında  bir  yer  olarak  geçmektedir.  Ramsay’ın  “Arega,  Arca  ve  Arga”  olarak  zikrettiği  bu  mevki  Kommana’dan (Adıyaman)  Melitene’ye (Malatya) giden  yol  üzerinde  gösterilmiştir.  Malatya’nın  batı  kesiminde  Sultansuyu’nu  geçtikten  sonra  ilk  konaklama  yeri  olan  Arga,  953-954’te  meydana  gelen  Bizans-İslam  mücadeleleri  sırasında  Malatya  ile  birlikte  akınlara  uğramıştır.

Bizans-İslam  mücadeleleri  sırasında  bilhassa  Abbasi  ordusunda  paralı  asker  olarak  görev  yapan  Türk  askerler  zaman  zaman  Malatya  bölgesini  ele  geçirmişler  ve  Malatya  fetihler  için  bir  uc  (Suğur-avasım)  bölgesi  olmuştur.  Malatya’da  gerek  Arap  ve  gerek  Türk  askerler  için  garnizonlar  oluşturularak  bahar  aylarından  itibaren  Anadolu’nun  içlerine  akınlarda  bulunulmuştur.  Bu  arada  buraya  yerleşmeye  başlayan  Türkler  görülmeye  başlanmıştır.  Ancak  bu  Türklerin  çoğunluğu  henüz  İslamiyeti  kabul  etmemiş  paralı  askerlerdir.

İran’da  kurulan  Büyük  Selçuklu  Devleti’nin  öncü  kuvvetleri  1045’lerden  itibaren  Doğu  Anadolu’ya  akınlar  yapmaya  başlamışlardır.  Bu  akınlar  bir  fetih  amacı  taşımaktan  çok  keşif  ve  yıpratma  seferleri  şeklinde  olmuştur.  Ancak  Orta  Asya  bölgesinden  gelip  Selçuklu  ülkesine  yığılan  Türkmenlere  Selçuklu  yöneticileri  mecburen  yeni  vatan  olarak  Anadolu’yu  göstermişler  ve  bunun  sonucunda  da  Anadolu  yerleşmek  için  ciddi  akınlara  ve  fetihlere  sahne  olmuştur.  1058  yılında  Selçuklu  emiri  Dinar  komutasındaki  3.000  kişilik  Selçuklu  birliği  Malatya  şehir  merkezini  geçici  olarak  ele  geçirmiş  ve  10  gün  kadar  çevresine  akınlar  düzenledikten  ve  çevre  kaleleri  ve  yerleşim  yerlerini  tahribata  uğrattıktan  sonra  geri  dönmüştür.  Malatya  bölgesine  akınlar  şiddetlenerek  1071  Malazgirt  Zaferi’ne  kadar  fasılalarla  devam  etmiş,  özellikle  ünlü  Türk  komutanı  Afşın  buraları  birkaç  defa  işgal  etmiştir.  Zaferden  sonra  ise  Türkmenler  kalıcı  olarak  Anadolu’ya  akmaya  başlamışlardır.

Malazgirt  Zaferi’nden  sonra  Anadolu  hızla  Türkmen  nüfusu  ile  iskan  edilmeye  başlamış,  çok  kısa  sürede  Ermeni,  Süryani  ve  Gürcü  topluluklar  azınlıkta  kalmış  ve  Anadolu’nun  hemen  her  bölgesinde  Türk  Beylikleri  ortaya  çıkmıştır.  Malatya  ve  Akçadağ  bölgesi  ise  1074  yılından  sonra  merkezi  Tokat-Niksar  olan  Danişmendoğlu  Ahmed  tarafından  kurulan  Danişmendli  beyliği  topraklarına  dahil  olmuştur.  Ancak  kısa  bir  süre  sonra  Bizans  generallerinden  Filateros  Maraş,  Malatya,  Harput ve  Urfa’ya  kadar  olan  bölgeleri  ele  geçirip  bir  beylik  kurmuştur.  Bu  beylik  Anadolu  Selçukluklarına  tabi’  olup  yıllık  vergi  ödemekteydi.

Haçlı  seferlerinin  başlamasıyla  Anadolu  Selçuklu  Devleti  ve  diğer  beylikler  uzun  yıllar  bu  bela  ile  uğraşmak  zorunda  kalmışlardır.  Akçadağ  ve  çevresi  Haçlı  seferlerinden  de  etkilenmiştir.  Haçlılar,  Antakya  ve  Urfa  bölgelerini  fetihlerinden  sonra   Adıyaman-Malatya  bölgesinde  de  fetihler  yapmak  üzere  harekete  geçmişler,  1101  tarihinde  Danişmendli  Ahmed  Gazi  Malatya  yöresinde  Haçlıları  yenmiş  ardından  1.  Kılıç  Arslan    bölgeyi  Haçlılardan  temizlemiş  ve  Malatya  çevresini  de  Danişmendlilerden  alarak  Anadolu  Selçuklu  Devleti  topraklarına  katmıştır.(1105)

            1113  senesinde  Malatya  çevresi,  Harput  hakimi  ünlü  Artuklu  komutan  Balak (Belek) Gazi  tarafından  istila  edilmiş  ova  ve  çevresindeki  yerleşim  yerleri  yağma  edilmiştir.  Bu  sırada Arga’daki  Hıristiyanların  da  malları  yağmalanmış  ve  içlerinden  esir  edilerek  Harput  bölgesine  götürülenler  olmuştur.  Ancak  daha  sonra  bu  Arga’lı  esirler  Malatya’daki  zengin  Hıristiyan  hayırseverler  tarafından  fidyeleri  verilip  satın  alınarak  azad  edilmişlerdir..( Ebu’l-Ferec  Tarihi-II, s-352) 

1114  yılında  ise  Hasankeyf  Artuklu  emiri  İbrahim’in  Arga’ya  kadar  gelip  yağmaladığını  ve  bir  miktar  esir  aldığını  Süryani  Mihail  belirtmektedir. (Süryani  Mihail Vekayinamesi, s-65). 

            1143  yılında  Selçuklu’lar  Danişmendli  beyliği  içerisindeki  taht  kavgaları  ve  karışıklıklardan  faydalanarak  Malatya’yı  almak  için  şehri  kuşatmışlar  fakat  şehir  dayandığı  ve  kuvvetleri  kafi  gelmediği  için  şehri  alamayarak  Arga’ya  çekilmişlerdir.  Çeşitli  kesintilere  uğramasına  rağmen  bölge  1226’ya  kadar  Danişmendli  hakimiyetinde  kalmıştır.

            1282  yılında  Moğol  istilasının  şiddetinden  Akçadağ  çevresi  de  nasibini  almıştır.  Fırat  Nehri’ni  Malatya’nın  karşısındaki  dar  yerden  geçen  Moğollar,  Akçadağ  ve  çevresini  yağma  etmişler,  buradaki  Hıristiyan  ahalinin  değerli  mallarını  aldıkları gibi  birçoğunu  da  esir  ederek  götürmüşlerdir.

            Akçadağ’da  1283  yılında  şiddetli  bir  deprem  olmuş  ve  tabir  yerindeyse  “taş  taş  üstünde  kalmamıştır.  Bu  tarihte  Akçadağ’ın  “diyakosluk”  olması  önemli  bir  yerleşim  yeri  olduğunu  ve  nüfusunun  da  çağına  göre  bugünkü  orta  halli  bir  ilçe  nüfusu  kadar  olduğu  tahmin  edilebilir. (Ebu'l- Ferec)  

            Anadolu’nun  Moğol  istilasıyla  sarsılması  ve  Anadolu  Selçuklu  Devletinin  yıkılmasıyla  birlikte  bölge  uzun  müddet  çeşitli  beyliklerin  hakimiyetine  girmiş  ve  istilalara  uğramıştır. 1400  tarihinde  Anadolu’ya  girerek  Sivas  ve  Elbistan’ı  yerle  bir  eden  Timur  Malatya’ya  gelmiş,  şehri  mukavemet  olmadan  teslim  almış,  verilen  hediyelerden  dolayı  halka  zarar  vermemiş  fakat  çevresini  Kahta’ya  kadar  kamilen  yağmalamıştır.  Bu  yağmadan  Arga’da  nasibini  almıştır.  Hatta  Doğanşehir (Zibatra) öyle  yağmalanmıştır  ki  bu  olaydan  sonra  adı  Cumhuriyet  dönemine  kadar  “Viranşehir”  olarak  söylenmiştir.

            Bu  dönemden  Osmanlıların  sağlam  bir  şekilde  hakimiyetlerine  aldığı  1516’ya  kadar  bölge  İlhanlılar,  Memluklular,  Dulkadırlılar,  Eretnalılar,  Akkoyunlular,  Osmanlılar,  Timur  Devleti  tarafından  zaman  zaman  ele  geçirilerek  yönetilmiştir.  Ancak en  çok  Dulkadırlı  Beyliği  hakimiyetinde  kalmıştır. 

            Akçadağ  ve  çevresi  özellikle  Dulkadırlı  Beyliği  döneminde  yoğun  olarak çeşitli  Türkmen  topluluklarının  yerleşimine  sahne  olmuştur.  Özellikle  Dulkadırlıların  ana  topluluğunu  oluşturan  Harbendelu  ve  Mihmadlu  Yörükleri  yanında  değişik  zamanlarda  Avşar,  Kınık,  Karkın,  Döğer,  Bayındır  gibi  Oğuz  boylarının  da  yerleşmesiyle  bölge  tamamen  Türkleşmiştir.  Bu  gün  de  bu  isimleri  taşıyan  köy  adlarına  ve  insanların  soyadlarına  sıkça  rastlamaktayız. 

Akçadağ  için  en  önemli  bilgilerin  olduğu  bir  kaynak  olarak  “Kanuni  Devri  Malatya  Tahrir  Defteri”ni  gösterebiliriz.  Çünkü  bu  kaynakta  1560  tarihinde  Malatya  ile  birlikte  Akçadağ’ın  köyleriyle  birlikte  nüfus  yapısı,  gelirleri,  vergileri…  ayrıntılı  olarak  kaydedilmiştir.  Bu  tapu  tahrir  defterine  göre  Akçadağ’ın  durumunu  şöylece  özetleyebiliriz:

Bugünkü  Akçadağ  ve  Hekimhan  arazilerine  tekabül  eden  kısım  iki  nahiye  olarak  bölümlendirilmiş;  Hekimhan  bölgesi  “Ağcedağ  Nahiyesi”,  Akçadağ’ın  bulunduğu  bölge  de  “Kal’a-i  Keder  Beyt  Nahiyesi”  olarak  kaydedilmiştir. İki  nahiye  arasında  sınır  Tohma  Çayı’dır.  Keder Beyt  köyü  bugün  bulunmamaktadır.  Ancak  bugünkü   Büyükköy  civarında  olduğu  tahmin  edilmekte  ve  adından  da  anlaşılacağı  üzere  kalesinin  bulunması  gerekir. 

1560  tarihli  tapu  tahrir  defterine  göre  Akçadağ’ın  toplam  vergi  nüfusu  Müslüman  1521  ve  gayrimüslim  27’dir. (Bu  gayrimüslim  nüfusun  tamamı  Keder  Beyt  nahiyesi  merkezindedir.  Bu  nüfus  vergi  veren  erkek  nüfusu  temsil  etmektedir.)  Köyleriyle  birlikte  hane  sayısı  1021’dir.  Ancak  bazı  küçük  mezralardaki  hane  sayısı  belirtilmemiştir.  Bu  dönemde  nüfusun  6500-7000  kişi  arasında  olduğunu  söyleyebiliriz.

Akçadağ  Celali  isyanları  dönemindeki  kargaşalıktan  yüksek  seviyede  etkilenmiş,  özellikle  ünlü  Celaliler  Karayazıcı  ve  Kiziroğlu  Mustafa'nın  bu  sarp  ve  devletin  elinin  zor  uzandığı  bölgeyi  yurt  tutması;   Yozgat-Sivas  dolaylarında  yaylayan  ve  Halep-Rakka  civarında  kışlayan Rişvan  aşiretlerinin  yaylak  ve  kışlak  yolu  üzerinde  olmasından  dolayı  halk  olumsuz  yönde  etkilenmiş, zaman  zaman  yerleşik  halk  ile  eşkıya  ve  aşiretler  arasında  çatışmalar  ve  kavgalar  olmuş,  köyler  boşalmış,  nüfus  azalmış,  tarım  ve  hayvancılık  sekteye  uğramıştır.  1700'ler  ile  1850'lü  yıllar  arasında  bölge  tam  bir  çatışma  alanı  olmuştur.  Bu  çatışmalar  yerleşiklerle  konar-göçerler  arasında  olduğu  gibi,  konar-göçerleri  kontrol  etmek  ve  eşkıyalık  yapanları  yakalamak  için  uğraşan  devlet  güçleri  arasında  da  olmuştur.

1750'lerden sonra  "ağa"  adıyla  söylenen  ancak  bilinen  anlamıyla  ağa  değil  de ayan-eşraf  tabakasından  insanlar  bölgede  hakim  olmaya  başlamışlardır.  Bunlar  gerektiğinde  halkla  devlet  arasında  aracı  olan,  zaman  zaman  anlaşmazlıkları  çözen,  zaman  zaman  da  halkı  soyan  ve  devlete  karşı  olan,  emirlerinde  silahlı  adamları  bulunan  kimselerdir  ki  Cumhuriyetin  ilk  yıllarına  kadar  etkin  olmuşlardır.  Bunlar  arasında Kürecik  aşiretlerini  kontrol  eden  Asafoğlu  ile  Kasımoğlu'nu;  Kürne  aşiretlerini  kontrol  eden  Velioğlu,  Levendoğlu,  Senemoğlu'nu  sayabiliriz. 

Bu  "oğlu"  adıyla  anılan  ayanlar  zamanında  bazı  önemli  olaylar  olmuştur:  Bunlardan  ilki  Asafoğlu'nun  oğlunun  1737'de Sivas  Bolucan'da  öldürülmesiyle  Asafoğlu'nun  adamları  on  yıl  kadar  Divriği,  Zara  ,  Bolucan  yörelerini  yağmalar,  insanları  öldürür.  Padişahın buyruğu üzerine, Sivas valisi Feyzullah Paşa ile Malatya  Mutasarrıfı Abdurrahman Paşanın birlikleri, yöredeki eşkıyanın üzerine gider  ve  cezalandırılırlar.  Bolucan  cinayetinin  alevlendirdiği  bu  büyük  eşkıyalık  hareketi,  Asaf'ın  Baraklılar  tarafından  öldürülmesiyle  durmuştur.

          1800’lü  yılların  başlarında  Akçadağ  ve  çevresini  en  çok  meşgul  eden  ve  tahribata  yol  açan  olaylardan  birisi  de  Divriği’nin  köklü  ailelerinden  olan Köse  Paşa  oğlu  Veli  Paşa’nın  isyanı  olayıdır.

           Osmanlı valisi Divriği-Kangal  hanedanı  Veli  bir  Osmanlı  paşasıdır. Zaman  zaman  devletle  arası  açılmasına  rağmen  ilişkilerini  düzeltmeyi  bilmiş,  çevreyi  haraca  kestirmiştir.  Ancak 1812  tarihinde,  valilikten alınır. Bunu  kabul  etmeyen  Veli  Paşa Osmanlıya karşı isyan  eder. Osmanlı Devleti  Veli  Paşayı yakalamak için Sivas valiliğine baskı yapar. Sivas valiliği Divriği’de ikamet eden Veli Paşa’nın konağına baskın düzenler. Veli Paşa bir gurup adamı ile bir yolunu  bulur  ve  kaçmayı başarır. Soğuk bir kış günüdür.  Paşa,sığınacak  yer arar.  Kaçarak  Kürecik  ağası  Kasımoğlu'na  sığınır.  Sivas valisi Pehlivan Paşa  gelerek  Kürne  bölgesini  muhasara  eder.  Veli  Paşa  öldürülür  ve  çevredeki  aşiretler özellikle  Kasımoğlu  cezalandırılır. Veli  Paşa’nın   1813  yılına  kadar  devam  eden  ve  Sırp  ayaklanmasıyla  çakışan  isyanı  Akçadağ,  Hekimhan,  Darende,  Keban,  Arapgir,  Eğin(Kemaliye),  Divriği  çevrelerini  felakete  sürüklemiştir.

          1860  yazında  İranlı  hacıların  mallarının  Akçadağ  civarında  gasbedildiği  ve  hacıların  soyulduğu  görülmektedir.Devletin  takibatı  sonucu  eşkıyadan  çoğu  yakalanmış  ve  gasbettikleri  mallar  geri  alınarak  sahiplerine  iade  edilmiş,  soyguncu  eşkıyalar  şiddetle  cezalandırılmış,  sağ  olarak  ele  geçirilen  eşkıya  elebaşıları  Vilayet  merkezi  olan  Harput’a  gönderilmiştir.  Ayrıca  olayda  ihmali  görülen    Malatya  merkez  müdürü  ile Akçadağ  kaza  müdürü  Mustafa  Efendi  ve  Meclis  azaları  azledilmiştir.

         Akçadağ, “kaza” merkezi olarak  18.11.1850 tarihinde  bugünkü Levent bucağında teşkilatlandırılmış, 1858 yılında ilçe merkezi şimdiki yerine Arga’ya nakledilmiştir.(BOA  Dosya  No:34 Gömlek 55)   Akçadağ  kazasına  bugünkü  Hekimhan,   Polat,    Hasançelebi  ve  Çelikhan  (sonraları  Doğanşehir  ve  Sürgü) ilçe  ve  beldeleri  de  nahiye  olarak  bağlanmıştır. Bu  kadar  geniş  bir  coğrafyanın  merkezi  olarak  Akçadağ’ın  seçilmesi  ve  Hamidiye  Alaylarından  bir  birliğin  burada  teşkil  edilmesi  tesadüfi  değildir.   Akçadağ  coğrafi  olarak  bu  geniş  bölgenin  merkezi  konumundadır.  O  günün  şartlarında  buradaki  ordunun  anılan  bölgelere  hızlı  bir  şekilde  ulaşması   mümkün  olmaktadır.  En  önemlisi  Akçadağ,  süvari  olan  Hamidiye  Alayının  asker  ve  atlarının  iaşesini  temin  edebilecek  ovalara  ve  yaylalara  sahiptir.

 Kaza  merkezi  olarak  öncelikle  Levent  bucağında  teşkil  olunması  özellikle  Kürne  ve  Kürecik  aşiretlerinin  yaşadığı,  askeri  takibatın  zor  olduğu  dağlık  alanlarda,  hem  bu  yöreden  olup  eşkıyalık  yapanlar  ve  hem  de  diğer  bölgelerden  gelerek  yuvalanmış  çeşitli  eşkıyaları  yakalamak, sarp  ve  dağlık  alanlarda  bir  türlü  önü  alınamayan  eşkıyalık  faaliyetlerine  son  vermek  için  olsa  gerektir.  Nitekim  aynı  tarihte  Akçadağ  ve  Dersim  ahalisinin  elindeki  silahların  toplanması  için  bir  emir  de  çıkarılmıştır. (BOA  Dosya:25) Bu  şekilde  bugün  de  terör  olaylarını  kontrol  etmek  için  bazı  küçük  ilçelerin  il  yapılması  örneğinde  de  görüldüğü  gibi  bölgedeki  eşkıyalık  faaliyetlerini  kontrol  edebilmek  için,  yerinden  ve  hızlı  karar  vermek  amacıyla  kaymakam  ve  diğer  yetkililerin  bölgeye  hakim  bir  mevki  olan  ve  eşkıyaların  saklanabildikleri  sarp  bir  bölge  olması  dolayısıyla  Levent  Bucağı’nda  ilk  kaymakamlık  teşkilatı  kurulmuş  olmalıdır.

            Bu  arada   Malatya’nın  Hekimhan  (27  Haziran  1921’de  ayrıldı)  ve Doğanşehir  (1929’da  Besni’den  ayrılarak  Akçadağ’a  bağlanmış,  1946’da  Akçadağ’dan  ayrılarak  ilçe  olarak  Malatya’ya  bağlanmıştır.) ilçeleriyle  Adıyaman’ın  ilçesi  Çelikhan’ın  (1864-1927  arası)  idari  yönden  Akçadağ’a  bağlı  olduğu  ve  bu  kadar  geniş  bir  alanın   idaresinin  de  zor  olduğu  hatırdan  çıkarılmamalıdır.

            Osmanlı  Devleti  buradaki  karışıklıkları  kesin  olarak  önlemek  üzere  Akçadağ  bölgesinde  de  Hamidiye  Süvari  Alayları’nın  teşkil  edilmesine  karar  vermiştir.  Özellikle  buradaki  eşkıyanın  takibinde  görev  alacak  askerler  için  Akçadağ’ın  kaza  merkezinde  büyük  bir  askeri  kışla  yaptırılmıştır.  Ayrıca  bu  askerlerin  yiyecek  ve  at  ihtiyacı  için 11.09.1891  tarihinde  Sultansuyu  Harası’nın  kurulmasına  başlanmıştır.  Bu  haraya  tahsis  edilen  geniş  arazilerde  yetiştirilen  hububat  ile  askerlerin  zahiresi  temin  edilmiş,  geniş  meralarda  beslenen  küçük  ve  büyükbaş  hayvanlar  ile  de et  ihtiyaçları  karşılanmıştır. 

             Olaylar  kontrol  altına  alındıkça  yöreye  konar-göçer  aşiretler  iskan  edilmiş,  nüfusu  azalan  köyler  şenlendirilmeye  çalışılmıştır.  Özellikle  Sultansuyu  Harası  arazisinde  yeni  köyler  oluşturulmuş,  Ark-ı  Kebir  açılarak  büyük  alanlar  sulu  tarıma  açılmıştır.

            3  Mart  1894’te  Malatya  ve  çevresinde  büyük  bir  deprem  olmuş,  soğukların  devam  ettiği  bu  mevsimde  insanlar  uzun  müddet  evlerine  girememişlerdir.  Özellikle  Akçadağ’ın  dağ  köylerinde  kayalar  evlerin  üzerlerine  yuvarlanmış,  köyler  oturulamayacak  hale  gelmiştir.  Bu  depremde  Akçadağ’daki  insan  kaybı  hakkında  kaynaklarda  bilgi  yoktur.

Ancak  olaylar  durulmamış,  Akçadağ  ve  çevresi  coğrafi  yapısı  sebebiyle  eşkıyaları barındırmaya  devam  etmiş,  bu  arada  bölgeyi  kontrol  edememenin  faturası  idarecilere  çıkarılmış,  kaymakamlar  sık  sık  azledilerek  yenileri  tayin  edilmiştir.  1896'dan  sonra  devlet  duruma  hakim  olmaya  başlamış  ve  yakalanan  eşkıyalar  için  1898’de  bir  de  hapishane  inşasına  başlanmıştır.  Bu  tarihten  itibaren  bölgedeki  olaylar  sona  ermeye  başlamış,  yaşanan  ufak-tefek  olaylar  ise  daha  çok  şahsi  davalar  şeklinde  olmuştur. Yine  de  zaman  zaman telgraf  hatlarına  zarar  verildiği  de  görülmüştür.  Dağlarında  eşkıyaların  barındığı  ve  bunları  tevkif  etmek  için  hapishanenin  yapıldığı  Akçadağ  kaderin  garip  bir  cilvesi  olarak  Cumhuriyetle  birlikte  inanılmaz  bir  sükunete  kavuşmuş  12  Eylül  1980  öncesi  ülkede  meydana  gelen  büyük  çaplı  karışıklıktan  bile  çok  az  etkilenmiş  ve  çoğu  zaman  hapishanesi  boş  kalmıştır.  Bugün  yok  denecek  kadar  az  olayın  meydana  geldiği  Akçadağ’da   1898’de  yapılan  hapishane  de  mahkum  yokluğundan  1995’lerde  kapatılmış,  yapımından  100  yıl  sonra  1998’de  yıkılarak  arsası  şimdiki  hükümet  konağının  bahçesine  dahil  edilmiştir.

Cumhuriyet  döneminde  halkın  ilçe  merkezinin  tarihi  adı  olan  "Arga"  adı  yerine  tüm  yöreye  verilen   "Akçadağ"  adını  benimsemesi  ve  daha  çok  kullanması  sonucu  ilçenin  adı  da  resmi  olarak  değiştirilmiştir.

1928  yılında  Malatya  ve  çevresiyle  birlikte  Akçadağ’da  da  büyük  bir  kuraklık  ve  ardından  kıtlık  olmuştur.   Bahar  gelince  insanlar  ot  yemek  zorunda  kalmış,  bu  da  çeşitli  sindirim  yolu  hastalıklarına  sebep  olmuştur.  Bu  dönemde  buğdayın  kıratı  50  liraya,  arpanın  kıratı  4  liraya  satılmıştır.   Yollar  açılınca  özellikle  Urfa’dan  buğday  getirilmeye  başlanmış  ve  halk  yavaş  yavaş  ferahlamış,  bu sıkıntı  uzun  yıllar  unutulmamıştır.

1930’da  Nisan  ayı  sonlarına  doğru  Akçadağ  çekirge  istilasına  uğramıştır. 

            1956  yılında  1  Ağustosu  2  Ağustosa  bağlayan  gece  Akçadağ  çarşısında  büyük  bir  yangın  çıkmış  ve  Akçadağ’ın  çoğu  ahşap  ve  kerpiç  binalardan  oluşan  çarşısı  tamamen yanmıştır.  Bunun  üzerine  belediye  tarafından  tek  katlı  dükkanlar  yapılmıştır.  Bu  dükkanlar  bugün  de  kullanılmaktadır. (Şeytan  Çarşısı  çevresindeki  dükkanlar)

Posted in: Society
Be the first person to like this.